tasavvuf dedin de bu günahlardan kaçına kaçına ibadetlere çok önem verdik. İbadetlere önem verirken de bu sefer karşımıza büyüklerin güzel halleri ortaya çıktı. Ona benzemeye çalışalım derken karşımıza bu tasavvuf kelimeleri çıktı.
49'da da İstanbul'a geldim. Çeşitli hocaefendilerden talim okuduk. Hocaefendilerden sonra da başladım ben böyle gençlere hafızlık yaptırmaya. Bir haftada Kur'ân öğretiyorum ben. E benim işim de o. Senelerimizi verdik bu işe. Memleketin neye ihtiyacı var, neler yapılması lazım diye düşündüğümüz zaman üniversiteye sahip çıkmamız lazım dedik. Biz üç kişiyle başladık. 1600 kişiye kadar çıktım ben orada.
tasavvuf ilmi medrese ilmi değildir. Ben okuyayım da öğreneyim diye böyle bir ilim de yok. Şimdi Kur'ân-ı Kerim'de bunun adı ledün ilmidir. ledün ilmi Musa Aleyhisselam'la Hızır Aleyhisselam'ın arasında geçen okuma şeyi bu. Hızır Aleyhisselam diyor ki Musa Aleyhisselam'a sen bu dersi okuyamazsın. Bu ders sabır işi. İnsan yayınlarının katkılarıyla hazırlanan izler başlıyor.
Gençliğimden beri çok iyi işler yaptık. Tabii şimdi yaş ilerledi, 90'a yanaştı. Aşağı olun. Biraz tabii böyle 25-30 yaşındaki gençlik kalmadı yani şimdi. Ama iyiyim elhamdülillah, bir ağrım sızım yok. Ama güçten düştük biraz.
Gücümüz kalmadı yani. Ben sizin yaştayken biraz da spor yapmıştım ben. Ben de iyi de spor yapıyordum. Şimdi onlar hep tarih oldu, bittim onlar. Onun için Allah ne yaparsanız yapın, bir zaman geldiği zaman yaptığınız işler utanmayın. Yani ben böyle yaptım ama Cenab-ı Hakk'a karşı, Peygamber Efendimiz'e karşı herhangi bir yüz kızartıcı bir hadise yapmadım. Bunu diyebilirseniz hayatının en güzel tarafını yaşamış olursunuz. İşte tövbe ettim, mövbe ettim falan. Ben bu işi yapmadım.
Mesela işte kumar oynamadım, hiç içmedim, ahlaksızlık yapmadık falan işte böyle şeyler. Bazı çirkin olaylar da oluyor duyuyoruz. Onları yapmadın sen gençliğinde zaten yaşlandıktan sonra o suçları yapmaya imkanı yok bir kere. O suçlardan mav tutuluyorsun. Yani kadın olsun, erkek olsun, 80-90 yaşına geldikten sonra bazı suçları işleyemiyorsun. Gücün yetmiyor yani. Ben desem ki ben kağıt oyunu oynayacağım desem benim buna gücüm yetmez. Yapamam.
Yahut iş kiçiyim desem yapamam. Veyahut da herhangi bir böyle bir ahlaksızlık falan peşine düşsem yapamam. Onun için Allah o gençlik hayatımızda bize sebep olup da bizi muhafaza eden büyüklerimizden Allah razı olsun. Onların bize karşı çok büyük bir böyle dizginlemesi, tutması bize çok faydalı oldu. Ben şimdi onlara Kur'ân okuyorum, dua ediyorum. Allah o hocalarımızdan razı olsun. Çok gençlere de faydası oldu. Sadece bana değil, çok gençlere faydası oldu. Allah razı olsun.
Benim aslında memleketim Giresun'un alıçla gıcasındanım ben. Yani bizim daha önceden Şevin Karahisar sancakken Alıcara onlara bağlıymış. Alıcara Karahisar, Kolyesar, Mesudiye, orduya bağlı şimdi. Bunlar hepisi Karahisar'a bağlıymışlar. Sonra işte Karahisar sancaklıktan, vilayetlikten kazalığa indirilmiş. Bu sefer de o kazaların her biri bir vilayete dağılmış. Biz de orada başladık bu şeye.
Evvela yüzünü okumaya başladık. Ondan sonra tabii bizim zamanımızda biraz yasaklık var.
Köylerde okuyorduk işte. Köye kimse gelmesin bekliyorlar köyün dışında. Sonra ben 1946'da Samsun'a hafızlığa başladım. Orada da hafızlığı yaptık. 49'da da İstanbul'a geldim.
İstanbul'da da çeşitli hocaefendilerden talim okuduk, ders okuduk.
O hocaefendilerden sonra da ilk vazifeye başladım. Edirne oldu benim, Edirne vilayetinde başladım. Orada başladım ben böyle gençlere hafızlık yaptırmaya, ezber yaptırmaya başladım. Orada kaldık birkaç sene. Ondan sonra askere gittim. Askerden geldim. Türkiye'nin bazı yerlerinde bir görevler yaptık yani. Bir sene, bir buçuk sene falan böyle. Ama sonunda şeye geldim, Tekirdağ'ın Malkara'ya. Malkara'da çok kaldım ama çok hizmet ettim oraya. Oradan sonra da İstanbul'a geldim.
1970'te İstanbul'a geldim.
İstanbul'da Arap Camii, Kur'ân kursuna koca oldum. Orada da bir 6-7 sene kaldım yani. Arap Camii'nde de kaldık biraz. O arada tabi Ramazanlarda işte bizim mühtefendimiz vardı. O da emekli oldu şu anda. Selahattin Kaya diye çok değerli muhterem bir kocamız. Ramazanlarda böyle bazı camilere gönderiyorlardı ki halka bir şeyler anlatsınlar diye. Öyle oradan sonra biz de şey geldim.
Karaköy'de şey var, Hırdavaçılar Çarsısı var. Orada Bereketzâde diye bir medrese. Ama çok bakımsız. Çok affedeyim. Dükkanlar, altında dükkanlar vardı. Hepsini satmışlar. Ondan sonra üstü berbat falan. Neyse biz oraya çalıştık. Orayı bir buçuk sene içerisinde, iki sene içerisinde tamir ettirdik, düzelttik orayı. Ondan sonra başladık biz üniversite gençleriyle.
Çünkü bu memlekette en büyük hizmetin üniversitedeki gençlere hizmetten geçtiğini öğrendik artık. Çok dolaştık artık. Memleketin neye ihtiyacı var, neler yapılması lazım diye düşündüğümüz zaman üniversiteye sahip çıkmamız lazım dedik. Çünkü hocalarımızdan da öyle duymuştuk. Mesela Mehmet Zahid Efendi Hazretlerinden öyle duymuştuk. Güneyli Mehmet Efendi'den öyle duymuştuk. İşte demin size bahsettiğim Mehmet'imin Saraç Hoca Efendi'den öyle duymuştuk. Daha o asker hocalar da vardı daha.
Mesela işte Konyalı Ermenekli Saffet Hoca vardı, Arapça hocası. O diyordu böyle böyle oğlum. Bu memleketin gençliğine çalışmak lazım diyorlardı. Biz bu tören biz üç kişiyle başladık. 1600 kişiye kadar çıktım ben orada. Burs verdim. Ve 40 senede de tam 40 bin kişi bizden burs almış. Şimdi onların çoğu kime kaymakam, kime hakim, kime savcı. Geçenler de buraya bir genç geldi sizin gibi.
Yanında da bir bayan var. İkisi de genç. Buyurun evladım. Öyle ki biz senden burç aldıydım zamanında. Eee? Sana teşekkür ediyoruz. İyi mi? Hoşmuştuk.
Hanımı sur hukuk hakimi, beyi ceza hakimi. Ceza hakimi. Bunları bana böyle bir maddi bir gelir sağlasın diye böyle bir şey düşünmedim.
Ama bunların böyle oluşuna da çok zevk aldım yani. İşte biz İstanbul'a geldiğimiz zaman Günevli Mehmet Efendi'nin binlerce talebesi vardı.
Ama onların hiçbirinden Günevli Mehmet Efendi'nin beş kuruş bir geliri yoktu.
Biz de bu işi böyle götürdük yani.
Neticede emekli olduk. Emekli olup da 24 sene oldu. Bu sefer baktım ben yoruluyorum. Ehil insan yavrular var. Onlara dedim ki sen yap, sen yap, sen yap. Mesela bir tanesi Hasan Paşa var Kadıköy'de. Oranın imam mıdır? Levent Hoca. Belki duymuştursunuz. Levent Hoca bu işin çok ehil erbabı bir kişi. Yani canı gülünden yaptığı işi yapan bir Allah razı olsun. Diğerleri de işte talebelerin işte nerede okuyorlar, hangi üniversite okuyorlar. İşte onların oldukları yerindeki bankaların iman numaralarını alıyorlar.
Onlara da oradan para gönderiyorlar. bazıları da gelip medreseden alıyorlar. Şimdi Üsküdar'da Aziz Mahmut Udayi Hazretleri'nin yetiştirdiği bir zat varmış orada. Onun dergahı varmış orada. O dergahı verdiler. Orayı biz yine orayı da temizledik falan. Şimdi o bizim talebeler şimdiki gençlere burç veriyorlar ve ders okutuyorlar. Ders okutanların içerisindekilerin hepsi ya doçettir ya profesördür. Biz de karşıdan seyrediyoruz işte. Öyle diyoruz ki böyle yapmazsanız daha iyi olur, şöyle yapsanız daha iyi olur diye.
Bazen bazen sorarsalar. E şimdiki gençlerin bilgileri, çalışma tempoları daha çok güzel. Bunları da kabul etmek lazım. E ben şimdi kalkıp da diyemem ki ben falan üniversitede kariyer sahibiyim falan şurada akıdemisyenim falan diyemem biz. Böyle medreselerde o yüzden bunu da okuduk. Kur'ân öğretiyoruz bizim. Marifetimiz Kur'ân öğretmek. Mesela bir çocuk bir haftada Kur'ân öğretiyorum ben. E benim işim de o. Nasıl öğretiyorsun? E dersen bu. Senelerimizi verdik bu işe. Senelerimizi verdik. Demek ki biz de bunun bir kolay yöntemini bulmuşuz demek ki.
Çocuk 3-4 günde Kur'ân öğreniyor yahu. Öğreniyor.
Evladım, tasavvuf bir defa baştan yine o büyük bize okudan hocalarımızın çirkin amellerden kaçının demeleri. Mesela ben hiç hayatımda hani gidip orada toplu halde iş geçiyorlar ya Öyle bir yerlere gitmedik. Biz onu öyle yapamadık. Ondan sonra şu işi yapmayın, bu işi yapmayın diye Onlar bize şey yaptılar. Mesela Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de de bazı günahlar için Yanaşmayın oraya diyor. Vela takrabu zina diyor. Zina olan yere yanaşmayın. ahlaksızlık yapılıyorsa oraya yetmeyin.
Allah buyuruyor bunu. Hırsızlık yapmayın, yetim malı yemeyin diye. Velâ takrrabû mâlel yetim diyor. Yetimin malını yemeyin diyor. Yetim malı yiyenlerin akıbeti çok acı olacak, çok çirkin, elim bir azap akarsol açacak diye. Bize bunları böyle kafamıza yerleştirdiler. Mesela ben size bir şey söylesem tuvağınıza gider. 1949'dan beri şu ana kadar ben İstanbul'da bir defa bir fotbol sahasından içeri girmedim. Bizim öyle bizi okumuşlar ki kafa katikori iyice şey almış. Efendim fotbol nereden kaldı diyorlardı.
Biraz öyle değilmiş ama öyle diye kafamıza girdi. İmam Hüseyin'in başına vurmuşlar. Futbol yapmışlar. Onun için bu futbolu oynayanların da cezası çok şöyle böyle. Ben o kadar bu futbola karşı bir... Bende acayip bir şey varmış ki tiksintilik. Ben futbol sahasından bile bakmadım ya. Kunah diye. Şimdi olsa giderim ama. O kadar da değilmiş ama okuyuz çünkü mollalar bize bunu öyle yasak etmiş ki bilemiyorsun. Hani o geç yaşta yanına gittiğimiz hocaefendilerin bize yapmış olduğu nasihatlerden dolayı biz bazı suçları işlemeyi bırak onların mühidine bile gidemedik.
Yapamadım. Onun için Allah onlardan razı olsun. Allah onlara rahmet eylesin. Ben bu suçları işlemediğime şu anda çok memnunum. Rahattım ya. İyi ki yapmamışım diyorum. İyi ki gitmemişsin. Bir de o zamanlar çok parasızdık. Bir toplandı da öyle dedim. Ya züğürdün günahından ne olacak dedim. Züğürt adam para yok. Parası olmayan adamın günahından ne olur ya? Falan dedim yani böyle. Demek ki biz o zamanlar İstanbul'da okurken paramız maramız yoktu. Bazen birisiyle bir iş yapıyorduk. Oradan üç beş kuruş para alırsak alıyorduk.
Yani öyle harcı edecek, masraf edecek böyle para yok elimize geçmediği için. Onun için Allah güzel amelleri bize yaptırdı, çirkin amellerden de bizi uzak tuttu elhamdülillah. Öyle bir şeyimiz yok, olmadı yani. tasavvuf dedin de bu günahlardan kaçına kaçına ibadetlere çok önem verdik. İbadetlere önem verirken de bu sefer karşımıza büyüklerin güzel halleri ortaya çıktı. O güzel hallere ona benzemeye çalışalım derken karşımıza bu tasavvuf kelimeleri çıktı. Dolayısıyla biz de bu işi hoşumuza gitti.
Onun için de biz de gençlere, bugünkü gençlere böyle olun, şöyle olun deme. tavsiyesinde bulunuyoruz elhamdülillah.
Şansım darmı nedense hem iyi alimlerle çok tanıştım. Bir de bu ehli tasavvuf dediğimiz, ehli tarık dediğimiz kişilerle de çok tanıştık. Bunların içerisinde, ben içinde Halvetî mentubuyum. Ama bu halvetinin dersi az olduğu için ancak bunu yapar bugünkü insanlar diye. Bunu tavsiye ediyoruz canım. Yoksa Nakşî dersimiz de vardı ondan da bir şeyleri aldık. Mesela Rufay'ın dergahına gittiğimiz zaman oradaki Şeyh Efendi çok değerli bir insanda Allah rahmet eylesin.
İşte orada bizi sevdi. Dedi bize emanet olarak yani resmi ders değil de emanet olarak bizden de bunu taşırsan iyi olur. Sen bunu hediye edelim dendi. Gül derler, gül yalama derler. Böyle bu el kalınlığında böyle onu kızardırlar. Kıpkırmızı olur. Yapabilir miyiz dedik ki birkaç sefer yaptık ama sonradan ben vazgeçtim o işten. Dedim bunun şerametle bir alakası yok. Ama şey oluyor bak şimdi, mesele bir yaralanma, kesme, böyle kan akıyor.
Şöyle yaptık mı hem yara kaybolur hem kan durur. Var ondan da öyle bir şey verir mesele. Allah'a şükür yani tasavvuf çok geniş bir bilgiye sahip bir ilimdir bu. Yani sadece böyle tesbihimi çekeyim de havada uçayım falan filan sevdası değil de. Yani onların içerisinde bazıları vardı ki mesela Allah rahmet eylesin. Havlucu Mustafa Efendi vardı. Allah rahmet eylesin. Havlucu Mustafa Efendi çok değerli bir insandı. Allah rahmet eylesin. Onu da Şeyh'i Fehmi Efendi, Fehmi Baba. Bu da askeri yerden ayrılmış. Kadıköy semtinde mes dişiyor falan.
Ayakkabı tamir ediyor falan öyle bir şeyler. Fakat çok müşterisi gelirmiş. Ama bu müşterileri hep bayanlardan gelirmiş. Bir tanesi demiş ki, ''Yahu sen bu bayanları çok şey yapıyorsun.'' ''Bir tane de bana ayarla bunlardan bir tane.'' demiş. ''Otur.'' demiş böyle, ''Otur.'' ''İlk geleni sana vereceğim.'' demiş. Kim gelmiş biliyor musun? Sen bana bir hanım ayarlar mısın diyenin anası gelmiş. İşte tasavvufun böyle bazı acı acı tokatları dolu yöne. O zaman da yatar. Hiç sesini çıkarmamış. Demiş ki, şerefim varsa al demiş. Onun için bazı insan bu tasavvuf ilmi yani bir medrese ilmi değildir.
Medrese ilmi değildir. Veyahut da herhangi bir şeyde ben okuyayım da öğreneyim diye böyle bir ilim de yok. Şimdi Kur'ân-ı Kerim'de bunun adı ledün ilmidir. ledün ilmi, mesela ledün ilmi biliyorsunuz Musa Aleyhisselam'la Hızır Aleyhisselam'ın arasında geçen tahsil şeyi, okuma şeyi bu. Sen okuyamazsın bize demiş. Hızır Aleyhisselam diyor ki Musa Aleyhisselam'a sen bu dersi okuyamazsın. Bu ders sabır işi. Sende sabır yok. Musa Aleyhisselam da diyor ki ben sana sabredenlerden olacağım.
Tamam diyor. Fakat iki üç hadiseden sonra Musa Aleyhisselam karşı çıkıyor. O da diyor ki artık senin işin bitti. İşte orada Kur'ân-ı Kerim'de bir gemi hadisesi var. Sonra bir çocuk hadisesi var. Bir de o bir beldeye gitmişler bu şey tarafında yine. Bazıları Hatay tarafı diyor ona ama kesin neyse bilmiyorum. Bakmış ki kimse misafir etmemiş bunları. Harun Aleyhisselam, Musa Aleyhisselam, iki Musa Aleyhisselam, Ülül Azim bir peygamber.
Şey de Nebidir. Harun Aleyhisselam da, Hızır da Hızır zaten. Hızırın adı Hızır yani. Her zaman, her adamdan Hızır olmaz zaman. O da mesela an için diyoruz ya, Genel Kurban Başkanı diyoruz. Adı ne? Ahmet. Efendim, üç ve dört sene sonra bir genel kurmay başkanı daha geliyor. Senin adın ne? E benim adım Mustafa. Bu da böyledir yani. Allah bir insana bir dereceyi verdiği zaman, o derece okula aittir. Okul aynı dereceyi başkasına veremez yani. Çünkü o veren Allah. Allah'ın izni olmadan sen kimseye bir şey veremezsin. Onun için Musa Aleyhisselam bu kadar olduktan sonra diyor ki, ey Musa bak ben diyorum bu eve çok misafir oldum.
Bu eve çok misafir oldum. Bu evin sahibi çok iyi insandı. Ama bunlar vefat etti. Çocukları yetim kaldı. bunların
değiştirdiği para da bu duvarın içerisinde bu duvar yıkılmasın diye ben her sene geliyorum bu duvarı sığıyorum hiç yıkılmamış gibi gösteriyorum ne zaman ki bunlar müluva edecek getireceğim paranın yerini o çocuklara göstereceğim Hızır Aleyhisselam'ın elinden geçen her şey iyiliğe misaldir Eğliye misaldir. Yani şimdi bazı der ki Hüzur Aleyhisselam yok. Yok yok. Eğer Hüzur Aleyhisselam eğer son bulduysa bulmuştur. Yok ama bu senenin Hüzur Aleyhisselam'ı da filancı derseler orada yok demiyor.
Senin aklı der miyse bir aklı yerine sor ya kardeşim. Olmadı.
Şimdi Yani canlı dersem, Bayezid-i Baslami Hazretleri bu çeyre acaba diyor,
kavuşluk kime verildi? Yani kutupluk, kavuşluk kime verildi? Yani ağalık kime verildi diyor ha? Kendi kendine. Bize bakıyor ki, Bayezid-i Baslami Hazretleri'nin bir demirci çırak varmış, demircilik yaparmış. Ona verilmiş. Ya koca Bağdat'ta kimse yok da şimdi buna mı verildi bu ya diyor. Sonra bir daha şeye dalıyor. Efendim tefekkür ediyor. Bakıyor. Bir şey gidiyor onu ziyarete. Ziyarete gidiyor. Nasıl olur? Seninki bakmış ki efendisi geliyor.
O her şeyi unutmuş. Yani ben paslı, demirlere uğraşıyorum, üstüm başım tozlu. Ben efendiye sadece karşeneri niyaz etsem olur. Onu düşülememiş, gelmesiyle beraber Cüleyni Bağdadiye, Bayızdı ve Sami Hazretlerine sarılıvermiş. Sarılmış ama o tozdan ona zerre kadar leke gelmemiş. Demiş ki oğlum bu günlere sana demiş hiçbir hal oldu mu? Bir değişiklik var mı? Efendi Hazretleri demiş bende bir değişiklik var ama aklım ermedi ne olduğundan bilmiyorum demiş. Ben demiş Allah'ıma yavlanıyorum diyorum ki Senin yedi tane cehennemim var.
Bana öyle bir vücut ver ki bu yedi tane cehennemi doldurayım. bu Ümmet-i Muhammed'i bu azaptan kurtaralım. Bakıyor ki, kapsiyet makamı buna verilmiş olur diyor.
Yani o hale gelenlerin birçoğunda bu hal olurmuş. Ümmet-i Muhammed'in. Ümmet-i Muhammed suç istiyor, o alıyor. O kişi ağlar. Gülmez. Yani bugünkü bu ümmeti Muhammed'in şu andaki bazı acayip karayip hallerine sabahlara kadar ağlayanlar da var yani. Diyorlar ki, Ya Rabbi sen bu kullarına acı, merhamet et, bunları sen affet, sen bunları elemden, kederden, kazadan, musibetten, her şeyden koru Ya Rabbi diye dua edilir. Bu belde de muhakkak bir tane bulunması lazım onlardan.
Şimdi adam hududu aşıyor, ömrü ağlıyor. Ya şimdi tasavvuf ehlinin halini biz ecebi bilsek var ya, akşama kadar onu ararız yahu. Ama bulamazsan yine de sevap kazanmış olursun yani ha. vuramaz. Zararı yok. Ama yine de sevap alırsın. Allah sana bu dolaştığından dolayı senin yevmiyeni verir, verir. Sen merak etme. Allah verir senin yevmiyeni. Bu Cenab-ı Hak ehli tasavvufu, ehli ibadeti, tövbekar insanları Cenab-ı Hak özel olarak ahli bir sevaba dahil ediyor onları.
İnşallah Biz onları sevelim de, sevap işleyenleri sevelim de, hiç olmazsa o çirkin hallerden Rabbim bizi muhafaza buyursun.
Yani siz demin tasavvuf dediniz de birçoğu geldi aklıma. Mesela biz Samsun'da okurken açık başı Ömer Efendi vardı. Allah rahmet eylesin.
Ben Samsun'dan İstanbul'a geldiğim sene o da vefat ediyor. 1950'de. 49'da geldim, 50'de vefat edmiş o da. O yaz, kış başına ustura vurduruyordu, parlıyordu. Biz tabii daha o zaman çocukken ne olduğundan haberimiz yoktu. Sonra İstanbul'a gelirken dedim ki efendim ben İstanbul'a gidiyorum falan dedim. Bana bir pusula yazdı. Bunu dedi oraya kutur ver dedi. Bu verdiği adam da Çiçekçi Cami İmamı Abdülhay Efendi. Şu anda Beşiktaş Yahya Efendi'nin önünde kaprisi.
Orada yatıyorum. Şimdi biz ona sohbetlerine gidiyorduk. İşte gidiyoruz, anlatıyordu şöyle böyle anlatıyor anlatıyor. Sonra herkesi Allah'a ısmarladık diye biz de Allah'a ısmarladık diyeceğiz. Bize ilkten ikişer buçuk lira verdi bana.
2,5 lira iyi para. Gittik. Sonra sonra bu 5'e çıktı bu pera. Sonra ben oradan ayrıldım. Bir daha şeye uğrayamadım. Edirne'ye gittik. Edirne'de narı. Bir daha Abdülha Efendi.
Hatta 1960'da ben o zaman Gümüşhane'nin Şehran kazasındaydım. Vefat ettiğini duydum Abdülha Efendi'nin. Abdülham Efendi Hazretleri. Demek ki sonra öğrendim ki açık başı Ömer Efendi,
Kümüşhanevi Ahmet-i Cihauddin Hazretlerinin kolundan yetişen halifelerden birisiymiş. Ben bilmiyordum. İstanbul'a geldikten sonra öğrendim ben onu. Mesela Kümüşhanevi Hazretlerinden sonra, Gümüşhanebi Hazretleri vefat ettiği an İsmail Necati Hazretleri'ne devrediyor vazifeyi. O da Hasan Hilmi Efendi'ye devrediyor. Hasan Hilmi Efendi'de Tekirdağlı Mustafa Feyyüz Efendi var. İşte Mehmet Zahid Efendi var, Hasip Efendi var. Onun önünde Trabzon'da var, Samsun'da var, Amasya'da var.
O Hasip Efendi çok köbert davranmış, dağıtmış onlara. Sonra ben öğrendim ki Ömer Efendi ehli tasavvuftan, ehli tarıktan çok hitkili, yok güvenilir bir Efendi olduğunu öğrendik. Ama Ömer Efendi daha çok başı, Ömer Efendi de gitti çoktan. Allah'ın emri gitti. Tabii ben zamanında onu iyice tanımadığım için biraz da üzüldüm yani. Keşke daha önceden daha iyi tanısaydım diye. Hasip Efendi'yle olsun, Mehmet Efendi'yle olsun gittik sohbetlerine. Çok dinledik onları. Daha da vardı. Ama İstanbul bunun burası.
İstanbul'da öyle hiç ummadığın insanlardan, öyle mübareklerle karşılaşıyorsun ki. Hayret ediyorsun yani. Onun için Allah onların adedini artırsın. Onlara gerçekten hizmet edenlerin adedi artsın diye de dua ediyoruz inşallah. Belki 10-15 tane oldu böyle. Ama bunların içerisinde gerçekten de bu işin ehli olan da vardı. Ama biraz da böyle şu duvarı yapıyor da güzel sıvasını yapamıyor. Öyleler de vardı yani. Hepsi de aynı değil yani. Bazıları da işte yapıyorum diyor ama yapamıyor.
Onlar da Allah niyetlerini kabul etsin diyeceğiz artık. Biz de böyle kendiliğimizden böyle uğraşıp gidiyoruz işte.
O gençlere çok söylenecek söz var tabii, var yani.
Şimdi muhterem, sevgili kardeşlerim, Cenab-ı Hak bize Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki, babanıza, annenize karşı hizmette sakın öf möf demeyin. Çünkü neden?
Sen dünyaya geldiğin zaman, sen durmadan ağlıyordun ya, bağırıyordun. Annen sana sus bağırma dedi mi hiç ya? Çünkü o bebek anaya babaya emanettir. Zaman geliyor baba anne de evlada emanet oluyor.
Emanet oluyor. Vela tenher me üffin diyor Allah. Annenize karşı babanıza karşı onları siz çok konuşuyorsunuz diye onları aşağılamayın. Şimdi ne oldu? Şimdi tabii imanı eline bir şey demiyoruz. Adam evleniyor. Ben canım babana bakmam diyor.
Annene de bakmam. Ne yapacağız? Huzur evine yatıracaksın. Huzur evine. Bugün huzur evi hemen hemen her yerde var. Ha burada bile huzur evi yaptılar ha. Yakında açacaklar. Huzur evi. Aman ha, aman ha, aman ha. İbadetinizin çokluğuna, azlığına bir şey demiyorum. Ama ananıza, babanıza karşı son derece itaatkar olun. Ben bugünkü gençlere bunu tavsiye ediyorum. Ananıza, babanıza karşı çok itaatkar olun. Sakın ha, kalbini kırmayın onların. Onların duasını alın. Annenin, babanın duasını alın.
Ben şahsen öyle diyorum gençlere. Bana annem bir dua etti diyorum. Ben ondan sonra zengin oldum yahu. O anamın o duası beni zengin etti yahu. Nasıl zengin oldum? Ya nasıl oldu oğlum işte. Anam bana dua etti ben zengin oldum diyorum. Şimdi bazısı da nasıl zengin oldum diye onu araştırıyorum. Yani iş mi yaptın, paramı buldun, birden hazinemi çıkarttın. Ya sana ne kardeşim ya. Ben anamın duasından sonra zengin oldum diyorum. Sen de zengin ol ya. Sen de annenin, babanın elini öp, duasını al. Sonra nasıl zengin olacağını sen düşünme, o düşünsün.
Seni yaratan düşünsün. Sen niye düşünüyorsun?
Dua ediyoruz ya Ya Rabbi kunahları mahveyle Ayıp vermişsizdir eyle Kusurlarımızı bağışlaşsa Zatına kul Habibine ümmet eyle Ya Rabbi dua ediyoruz Bu dua bir yerde Cenab-ı Hak'la o anda Bir gönülden gönüle Bir pazarlık yapıyorsun Haberin olsun Cenab-ı Hak sana Hey kulum sen ne istediğinde ben vermedim Derse O zaman ne cevap vereceksin?
Orada biraz frenle. Onun için Allah kulunun hiçbir zaman istediğini reddetmiyor. Bazen gençlere öyle diyorum. Peygamber Efendimiz işte dünyaya geldiği zaman çok elametler zor etmiş. Hatta bu Ayasofya'nın kubbesi de çatlamış. Ta ki Peygamber Efendimiz peygamberliğini 40 yaşından sonra lübüvveti geliyor. Peygamber Efendimiz'den buraya bir dua etmesini istiyorlar. Peygamber Efendimiz de bir şeyini çekecek, onu böyle balçık yapıyor. Bunu çuvaldın diyor, oraya yapıştırın diyor. O zamanki Peygamber Efendimiz'in yanındakiler diyorlar ki, Yara Çınol'a bu bir Hristiyan mabedi.
Ayasofya Hristiyan mabedi. Niye sen buraya bu ne yapıyorsun deyince Peygamber Efendimiz buyurmuş ki benim ümmetim bir gün burayı fethedecek.
Burayı fethedecek. Burayı fetheden komutan ne güzel komutan. Bunu fetheden asker, ne güzel asker diye metişana ediyor. Alacak diyor. Allahu alem demiyor. Alacak diyor. Şahabelerden kaç kişi geldi İstanbul'u almaya? Kimler gelmedi ki?
Ama Peygamber Efendimiz'in Konstantiniyye'yi alacak komutan, ne güzel komutan. asker ne güzel asker dedi ama kaç yüz sene sonra o tecelli etti biliyor musun? Aşağı yukarı şu anda kesin olarak bir şey diyemem ama sekiz yüz sene falan bir zaman geçti aradan. Peygamber duası sekiz yüz sene sonra tecelli etti. Bazı insanlar da bir dua eder. Çok dua ettik ama kabul olmadı. Olmadı, öyle bir şey yok. O dua kabul olursa onun bir saati vardır, dakikası vardır. Zamanı gelsin olur o. Allah hiçbir mümin kolunun duasını reddetmez.
Ama zamanı vardır.
Öbüründe o cezayı hak etme zamanı vardır. O cezayı hak edecek, öbürünün duası da ona tokat gibi yapışacak. Allah sizden razı olsun. Cenab-ı Hak
sizi vazife aşkınıza artırsın. Ne güzel iş yapıyorsunuz. Ne güzel şey yapıyorsunuz. Bunu herkes yapamaz ya. Bu bir de bir aşk meselesi. Zevk meselesi bu. Biz bundan tat aldıysanız ne güzel şey size. Peki. Ve aleyküm selam.
İzler Sona Erdi
Deşifre ses kaydından otomatik çıkarılıp gözden geçirilmektedir; hata gördüğünüzde bize yazın.